Sunday, June 13, 2010

Avrupa Birliği'nin Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı ile Mücadelede Etkin(siz)liği




Fatma Yılmaz Elmas

Irkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele, sorunun özü itibariyle, sosyal, siyasi ve hukuki politikaların birbirinden ba ğımsız olmayan çok-boyutlu bir perspektifte ele alındığı bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır. Zira önceki bölümlerde bahse dildiği gibi ırkçılık, zaman içinde sosyal, siyasi ve ekonomik dönüşümlere bağlı olarak teorik açıklamaların ötesine geçip farklı biçimlerde yeniden şekil bulmaktadır. Avrupa’yı son dö nemde iyice sarsan bu sosyal fenomeni XE "sosyal fenomen" n nedenleri de ırkçı teo rilerin farklılıklar üzerinden yarattığı dışlamanın çok ötesinde sosyo-kültürel ayrımcılık, XE "ayrımcılık"  ekonomik, siyasi ve yasal boşluk ya da çarpıklıklar üzerinden okunmaktadır. Farklı kategorilere ait olsa da doğrudan ya da dolaylı biçimde ırkçılığa yol açan bu unsurların öfke ve karşıtlığının aynı ‘yabancıya’ yönelmesi, ne den-sonuç ilişkisinde olduğu gibi mücadeleyi de girift bir ya pılanma içine sokmaktadır. Bu bağlamda ekonomik koşulların iyileştirilmesi sosyo-kültürel entegrasyon XE "entegrasyon"  politikalarının bir ayağını oluştururken, siyasi söylemlerin yasal düzenlemelerle paralel ilerlemesi ya da siyasi irade XE "siyasi irade" nin toplum tabanına etki eden her türlü alanda ayrım gözetmeme şeklinde tecelli etmesi mücadelenin özü açısından önem taşımaktadır.

Irkçılık ve yabancı düşmanlığının ortaya çıkış ve yükseliş nedenleri gibi Avrupa’da bugün karşılaşılan ırkçılık biçimleri de tek boyutta kalmamaktadır. Irkçı-yanlısı tavır ve davranışlar başta olmak üzere sorunların siyasi platformlarda temsilciler tarafından kullanılması, sosyo-kültürel dışlama ve ırkçılığın ku rumsal ve yapısal biçimi, ırkçılığın gözle görünür tespitini mümkün kılan biçimlerinden yalnızca birkaçıdır. Dolayısıyla bu sosyal olguyla etkin mücadele, hem neden olduğu unsurla rın çeşitliliği hem de kendini gösteriş biçimindeki farklılıklar nedeniyle geniş bir spektruma yayılan politika ve düzenleme leri gerektirmektedir. Hatta doğrudan ırkçılık ve yabancı düş manlığını hedef alan açılımların ırkçılığa neden olan tüm un surların göz önüne alınarak gerçekleştirilmesi de etkin ve kap­samlı bir mücadele açısından tek başına yeterli değildir. Göç, entegrasyon, XE "entegrasyon"  güvenlik XE "güvenlik"  ve işsizlik XE "işsizlik"  gibi konulara yönelik politi­kaların üretilmesi sırasında da toplumdaki olumsuz algılama ları pekiştirecek ya da korkuları meşru kılacak yaklaşımlardan kaçınılması gerekmektedir. Dolaylı politika üretimi olarak da nitelendirilebilecek bu yaklaşım, sorunun nedenlerine bakıldı ğında aslında hedef politikaları tamamlayıcı bir unsur taşı maktadır.

Yukarıdaki gerçekliğin ışığında AB düzeyinde benimsenen politikalar ve başlatılan girişimlerin en fazla tartışılan yönü, parçalı ve dağınık bir politika ağının bulunması olarak karşı mıza çıkmaktadır. Yasal önlemlerin tek başına sınırlı yetkiye sahip olduğu bilinciyle farklı kurum ve raporlar aracılığıyla ge tirilen öneriler de bu yönde şekillenmektedir. Yasal düzenle melerin siyasi liderlerden gelen destekleyici eylemler, eğitim, analiz, araştırma ve sivil toplumu içine alan bilinç artırımı ile desteklenmesi beklenmektedir.[1] Ayrıca pro-aktif politikaların güdülmesi ve çok-boyutlu mücadelenin yanında kurumsal bağlamda tek sesli açılımların gerçekleştirilmesi gereği de AB açısından daha fazla aşama kaydedilmesi beklenen alanlardır. AB düzeyinde ırkçılıkla mücadeleye yönelik bir politika ya da kararın üye ülkeler tarafından destek görmesi, günün koşulla rına göre değişim göstererek mevcut siyasi iradeni XE "siyasi irade" n tekelinde kalınca, mücadelenin özünü zedeleyebilecek boşluklar yaratıl maktadır. Doğal olarak mücadele alanında yaratılan boşluklar, AB düzeyli ırkçılık ve yabancı düşmanlığı politikalarının etkin liğini sarsmaktadır. Halbuki AB sosyal, siyasi ve yasal araçla rıyla şekillendirilecek politikalar, özellikle de yasal bağlayıcı düzenlemeler, sorunla mücadeleyi belirli ölçüde daha savunu labilir ve toplum gözünde meşrulaştırılabilir hale getirmekte dir. Zira, Geddes ve Guiraudon’un da değindiği gibi, bağlayıcı AB düzenlemeleri, hem farklı politik alanları kapsayan değişim konusunda iç politikada risk ve sorumluluk almak istemeyen politikacılar açısından bir araç görevi görmekte hem de uygu lamalara Brüksel’ XE "Brüksel" de takip şansı tanımaktadır.[2] Ancak AB ve üye devlet karar alıcı ve uygulayıcılarının Birlik düzeyli müca dele konusunda gösterdikleri siyasi irade, kararlılık ve en önemlisi politikalardaki tutarlılık açısından bu şansı ne kadar değerlendirdiği tartışılmaktadır.

Bu bölümde, Birliğin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mü cadelesi konusunda yukarıda kısaca değinilen tartışmalı yönleri ele alınarak söz konusu mücadelenin etkinlik ve yeterlilik ana lizi yapılmaya çalışılacaktır. Bu kapsamda çalışmanın önceki bölümlerinde sorunun oluşum ve gelişim nedenleri ile birlikte detaylandırılan mücadeleye ilişkin AB çapındaki önlem ve dü zenlemeler, etkin bir mücadele için olması gerekenlerle karşı laştırılacaktır. Böylece Birliğin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile giriştiği mücadelesi etki ya da etkisizlik boyutuyla incelenmiş olacaktır. Aynı zamanda AB’nin söz konusu sorunla mücadele sinde etkinlik ya da yeterlilik anlamında bıraktığı boşlukların tespitinden yola çıkılarak bu boşlukların giderilmesi konu sunda yeni açılımların sunulmasına çalışılacaktır. Bölüm içinde hem sorunun neden olduğu hem de çözüm için gerekli unsurlar bakımından mücadelenin sosyal, siyasi ve yasal boyutlarıyla il gili kabaca bir ayrıma gidilmektedir. Ancak, önceden de belir tildiği gibi, unsurların birbiri içine geçen yapısı nedeniyle her başlık bir önceki ya da sonrakinin unsurlarından biri ya da ta mamlayıcısı olarak değerlendirilmelidir.

1.  Sosyal Boyut: Yabancılara Yönelik Yerleşik Sosyal

Al gılamalar ve Tutarsız Politikalar
Irkçılık ve yabancı düşmanlığı, bilimsel kurgular, çarpık ekonomi ya da siyasetin körüklediği hangi nedene dayanırsa dayansın, özünde birey ve diğer toplumsal öğeleri barındır­maktadır. Bu nedenle de mücadele düzeyi ne olursa olsun anti-ırkçı XE "anti-ırkçı"  unsurlar, soruna zemin hazırlayan sosyal çatışma ve kar şıtlıkları hedef alan bir girişime yönelmek ve bu girişimin çıkış noktası da sosyal tabandaki birey ve topluluklar olmak zorun dadır. Dolayısıyla ekonomiden siyasete uzanan politikalar ve yasal düzenlemelerin sosyal boyutlu çalışmalardan bağımsız değerlendirilmesi zordur ve zaten yerinde de değildir. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele kapsamındaki girişim ve düzenlemelerin sosyal etkilerinin önemi, toplum tabanında bü yük çoğunluğu sosyal güvensizlik XE "sosyal güvensizlik"  ile şekillenen ve aşırı biçi mini ırkçılıkta bulan mevcut olumsuz algılamaları dönüştür mesi ya da tersine pekiştirmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. Söz konusu dönüşüm, AB politika ve yasal düzenlemelerinde sık sık referans noktası olarak kullanılsa da, belli dönemlerde iç sorunların ‘dışsallaştırma XE "dışsallaştırma" ’ aracı olarak önyargıların yöneldiği grupların kullanılması nedeniyle sekteye uğramaktadır. Hatta konjonktürel değişime bağlı olarak yeniden şekillenen siyaset ve politikaların büyük çoğunluğu, sosyal dışlamac XE "sosyal dışlama" ı algılamaları korkular üzerinden meşrulaştırmakta ve bu algılamaların pe kiştirilmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla özellikle 1990’ların ikinci yarısından itibaren ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı AB düzeyinde yoğunlaşan irade ve mücadele anlayışının pra tikte yeterli etkiyi gösterememesi söz konusudur. Özellikle üye devlet politika ve uygulamalarındaki farklılıkların AB uluslarüstü XE "uluslarüstü"  yapılanmasına rağmen devam etmesi, soruna yö nelik sosyal politikaların etkisini önemli ölçüde azaltmaktadır. Bu bağlamda, AB’nin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile müca delesindeki etkinsizlik, XE "etkinsizlik"  büyük oranda üye devletlerin sosyal so runların üzerine ortak bir anlayışla gitmemesinden kaynaklan maktadır. Aksine ortak anlayışın ‘yabancılar’ üzerinde sıkılaştı rılan politikalarda ortaya çıkması ve sonucunda toplumsal ay­rışmanın körüklenmesi de AB düzeyli mücadelede önemli boşluklar oluşmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda öncelikle üye devletlerin sosyal entegrasyon XE "entegrasyon"  politikalarındaki farklılıkla rın mücadele üzerindeki etkisine değinilecek, ardından da farklı alanlarda üretilen politikaların yerleşik sosyal algılamalar üzerindeki yan etkileri ele alınacaktır.

Birliğin ‘Birlik’ Olma Sorunu: Entegrasyon

Politika larındaki Farklılıklar
Irkçılık ve yabancı düşmanlığı ile etkin ve kapsamlı bir mücadelenin entegrasyon XE "entegrasyon"  politikalarından ayrılmazlığı kabul edilen bir gerçekliktir. Zira ırk ayrımcılığı, XE "ırk ayrımcılığı"  barındırdığı sosyal dışlama XE "sosyal dışlama"  unsuru nedeniyle toplumsal entegrasyon önündeki belli başlı engellerden biridir. Hem göçmen XE "göçmen"  grupların hem de toplumdaki çoğunluğun tutum ve tavırlarına bağlı olarak geli şen iki-yönlü bir sürecin ifadesi olan entegrasyonun şüphe, düşmanlık ve ırkçılık barındıran bir ortamda gerçekleşmesi mümkün görünmemektedir. Bu iki-yönlü süreç dahilinde başa rılı bir entegrasyon, AP Sivil Özgürlükler, Adalet ve İçişleri Komitesi başkan yardımcısı Gaubert tarafından da özetlendiği haliyle, birkaç unsura bağlıdır. Ev sahibi ülke açısından, toplu­mun genelinin farklılıklar için gösterdiği hoşgörü ve açıklık be cerisi önem taşımaktadır. Bu bağlamda, devletler eğitim, ba rınma ve istihdam gibi alanlarda yardımcı koşulları oluşturmak için yeterli iradeye sahip olmalıdır. Göçmen gruplar açısından da etkin bir entegrasyon, başta bireysel iyi niyet olmak üzere, sorumluluk ve sosyal etkileşim gerektirmektedir. Örneğin, bu lunduğu ülkenin dilini öğrenme konusunda istekli olmak, pro­fesyonel ve sosyal yaşamda ilerleme sağlamanın kilit unsurlar dan biridir.[3]

Entegrasyon süreci genel anlamda karşılıklı iletişim ve et kileşime dayansa da bu sürece yönelik politikalar, her devletin kendine özgü milli geleneklerine, tarihine ve kurumsal düzen lemelerine bağlı olarak farklılık göstermektedir. Bu nedenle de bu sürecin yönetimi her devletin kendi sorumluluğunda kal maktadır. AB üye devletleri açısından da benzeri bir durum söz konusudur. Bazı üye devletler (Fransa XE "Fransa"  ve Almanya XE "Almanya"  gibi) diğer lerinden daha asimilasyonist politikalar izlerken, İngiltere XE "İngiltere"  gibi devletler ise çok-kültürlülüğü öngören politikaları tercih et mektedir. Bir üye devletin entegrasyon XE "entegrasyon"  politikalarından bah settiği noktada diğerinin ırk ilişkilerinin varlığına dayalı politi kalara atıf yapması, Birliğin sosyal entegrasyon ve dolayısıyla ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele politikaları açısın dan sıkıntılı bir ortam yaratmaktadır. Özellikle göçmen XE "göçmen"  kökenli nüfusun topluma entegrasyonları konusundaki İngiliz ve Fran sız politikalarına indirgenebilecek ikili ve net ayrım, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadelede hem siyasi çalışmalar hem de kurumsal ve yasal çabalar bakımından Birliğin elini zayıf latmaktadır.

İngiliz entegrasyon XE "entegrasyon"  politikası, ülke içindeki etnik grupların varlığını görünür kılarken;  Fransa, XE "Fransa"  Geddes ve Guiraudon’un ifadesiyle, ‘renk körlüğü’ yolunu tercih etmekte ve resmi düz lemde göçmenlerin bireyler olarak Fransız toplumuna entegre olması gerektiği görüşünü benimsemektedir. Savaş sonrası dö nemde eski sömürge bölgelerinden göç almaya başlayan İngil tere, 1940’lı yılların sonunda etnik azınlığın oluşumu ile karşı karşıya kalmıştır. 1950’li ve 1960’lı yıllara gelindiğinde İngil tere’ye XE "İngiltere"  yaşanan yoğun işçi göçü, etnik azınlık XE "azınlık"  nüfusun yapısını yeni bir yerleşik yapılanma içine kaydırmıştır. Üretim merkez lerinin çevresinde yerleşimlerini yoğunlaştıran bu nüfus, za manla endüstride yaşanan gerilemeden en çok etkilenen grup­lar olmaya başlayınca ‘beyazlar’ ve ‘etnik azınlıklar’ arasındaki iş/işsizlik XE "işsizlik"  farklılıklarının belirginleşmesine neden olmuştur. İngiltere’de ırk ilişkileri bağlamında politikalar, siyah ve Asyalı göçmen XE "göçmen"  gruplar üzerinde sıkı kontroller ve ayrımcılık XE "ayrımcılık"  karşıtı yasalar aracılığıyla liberal hassasiyetleri yatıştırma politikaları arasında karmaşık bir yapıda şekillenmiştir. Son tahlilde ırk, ırk ayrımcılığı, XE "ırk ayrımcılığı"  ırksal eşitlik ve etnik azınlıklar gibi kavramları po litikalarında ana referans noktası olarak kullanmayı tercih eden İngiltere, ABD örneğinden esinlenerek politikalarını asimilas yondan çoğulculuğa kaydırmıştır.[4] İngiltere ile aynı dönem lerde göç olgusuyla karşılaşmasına rağmen, Fransa’nın çok-kültürlülüğe bakış açısı farklı yönde şekillenmiştir. Devletin bi reylerle doğrudan ilişkileri üzerine dayanan asimilasyonist modeli uyarınca Fransa, çok-kültürlülüğün eşit olmayan haklar öngördüğünü savunmaktadır. Çok-kültürlülük politikalarını kültürü siyasetin, grupları ise bireylerin önüne geçirdiği dü­şüncesiyle reddetmektedir. Bu bağlamda Fransız politik söy lemleri ve hükümet politikaları, sistemi yabancıların mevcut kurulu toplumsal düzene entegre edilmesi temeline dayandır­maktadır. Böylece, çok-kültürlü toplumdan ziyade, ‘eritme po litikası’ etrafında şekillenen bir Fransız sisteminden bahsedil mektedir.[5]

Üye devletlerin başta entegrasyon XE "entegrasyon"  politikaları olmak üzere ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele yöntemlerindeki farklılıklar, Birlik düzeyindeki sorunla mücadele araçlarının et kin kullanımına engel olmaktadır. Fransa’ XE "Fransa" nın ‘ırk’ı görmezden gelen yaklaşımı nedeniyle ırksal ve etnik gruba dayalı bir kategorizasyona giderek veri toplaması söz konusu değildir. Böyle bir durumda, değil dolaylı ayrımcılığın doğrudan ayrım cılığın bile tespiti oldukça zorlaşmaktadır.[6] Halbuki ırkçılık ko nusunda Birlik düzeyinde resmi verinin oldukça kısıtlı ol ması, hem sorunun ciddiyeti ile ilgili farkındalık XE "farkındalık"  yaratma hem de etkili politikalar üretme konusunda önemli sıkıntılardan bi rini oluşturmaktadır. Zira problemin görmezden gelinmesine yol açan bu boşluk, AB kurumlarını sorunlu alanların tespitin den uzak ya da eksik bıraktığı ölçüde, politikaların doğru he defe yönelmesini ya da zamanlamanın doğru yapılmasını en­gelleyebilmektedir. Avrupa anti-ırkçılı XE "anti-ırkçı" ğını tanımlayan asimilasyonist ve çok-kültürlülük XE "çok-kültürlülük"  yaklaşımları arasındaki fark lılıklar, ayrıca Brüksel XE "Brüksel"  temelli politikaların oluşumunda da gö rüş ayrılıkları olarak yankı bulmaktadır. Asimilasyonist Fransız geleneğini savunanlar anti-ırkçılığı sivil hakların konusu olarak değerlendirerek entegrasyonda Fransız modelini savunurken, İngiliz yanlısı politika yapıcılar kimlik XE "kimlik"  politikaları ve azınlık XE "azınlık"  kültürleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. İki yaklaşımın zıtlıklar barındırması, Birlik düzeyinde tek sesli politikaların oluşu munda uzlaşıya varılma sürecini yavaşlatmaktadır. Irkçılığa karşı yasal bağlayıcı düzenlemelerin hayata geçirilmesi konu sundaki zorlu ve uzun sürece bir önceki bölümde değinilmişti. Yarım asırlık bütünleşme dönemi içinde çoğulcu ve çok-kül türlü Avrupa’nın desteklenmesi konusunda ancak yol alınmaya başlanması, bütünleşmenin çeşitlendirdiği ya da farklılaştırdığı sosyo-kültürel ve ekonomik özelliklerden kaynaklandığı gibi, görüş ayrılıkları üzerinden bir siyasi uzlaşıya varılması konu sundaki güçlüğün ve irade eksikliğinin de yansımasıdır. Üye devletlerin geleneksel politikalarındaki katı çizgiler, ancak Irk Eşitliği Direktifin XE "Irk Eşitliği Direktifi" in bağlayıcılık kazanmasında olduğu gibi, tüm üye devletlerin aleyhine görünen bir konjonktürün varlığı sıra sında erimektedir. Başka bir deyişle, üye devletler ülkelerinde sağladıkları yerleşik düzenin bozulacağını sezdiği, sorunun ucunun kendine dokunacağını anladığı ölçüde ve zamanda farklılıklardan uzlaşıya dönüşen bir politikaya başvurmaktadır. Bir önceki bölümden hatırlanacak olursa, yeni bin yıla girerken Avusturya XE "Avusturya"  seçim krizinin yaşanması üye devletleri bağlayıcı bir düzenlemeye motive etmiş ve Fransa da böyle bir düzenleme için Komisyona çağrı yapan ülkeler arasında yer almıştı.

Entegrasyon ve anti-ırkçı XE "anti-ırkçı"  politikalardaki yaklaşım arasın daki farklılık, Brüksel XE "Brüksel"  temelli politikaları, ayrıca genel bir çer çevenin çizilerek benimsenen ortak irade sonrasında da etkile mektedir. Söz konusu farklılıklar Topluluğun ırkçılığa karşı be nimsediği eylemlerinin ortak bir amaçta ilerlemesinin önüne geçmektedir. Örneğin; öngörülen fonların hangi yönde harca nacağı, hangi konular üzerine odaklanılacağı ya da hangi grupların destekleneceği gibi konular tartışma yaratmaktadır.[7] Halbuki Avrupa içinde etkili bir entegrasyon XE "entegrasyon"  politikasının oluşturulması için özellikle iki konunun üye devletler arasında netlik kazandırılması gerektiği vurgulanmaktadır: Hangi birey ya da gruplar entegrasyon politikalarının odak noktası olmalı dır? Hangi araçlarla ve ölçüde (dil yeteneği, ekonomik, sosyal ya da kültürel entegrasyon, siyasi katılım vb.) entegrasyon po litikaları sürdürülmelidir?[8] Dolayısıyla Avrupa’da bu konuda bütüncül bir yaklaşımın varlığı, entegrasyon tanımı ve biçimi konusundaki belirsizliklerin belirli ölçüde giderilmesine bağlı dır. AB içinde ortak bir yaklaşım bulunmasa da bazı aktivistler, kurumsal bazdaki hakim görüşün daha çok asimilasyonist po litikalardan yana olduğunu belirtmektedir. Buna göre, resmi politikalar göçmenlerin çoğunluk kültürüne aktif olarak erişi mini sağlayacak adımları teşvik edici unsurlar içermektedir. Aksine göçmenlerin kültürel çeşitliliğine yönelik farkındalığı açıkça vurgulayan politikalardan genel anlamda bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla izlenen politikalarda yapılan vurgunun ve ayrılan fonun çoğu, azınlıkların çoğunluk toplu muna entegrasyonlarının sağlanmasına yönelik olurken, azınlık XE "azınlık"  kültürlerini daha üst bir koruma düzeyin XE "koruma düzeyi" e çıkaran ve dinsel hakları koruyan hükümler sınırlı düzeyde kalmaktadır.[9] Huysmans da kısıtlayıcı göç politikalarının göçmenleri başarılı bir şekilde entegre etme iddiasıyla savunulduğunu ve enteg rasyon politikalarının büyük ölçüde göç öncesi birörnek toplum yapısını yeniden oluşturma amacıyla homojen yaklaşımlar içerdiğini savunmaktadır.[10]

Entegrasyon diğer politika alanlarından bağımsız ele alınıp izole edilemeyecek bir alandır. Bu süreç, yatay ve dikey olarak tanımlanan entegrasyon XE "entegrasyon"  alanlarının dengeli bir karışımına da yandırılmalıdır. Yatay olarak, ekonomik, sosyal, kültürel, dini ve siyasi entegrasyonu içine alan kapsamlı politikaları içerir ken; dikey olarak ise politikalar, sadece entegrasyonu doğrudan yöneten yerel ve bölgesel önlemleri içermek yerine, aynı za manda ulusal düzeyde ve Avrupa düzeyinde kapsamlı araçla rın varlığını gerektirmektedir.[11] Bu bağlamda başta göç sorun ları olmak üzere barınma, istihdam, eğitim ve şehirleşme gibi politika alanlarından bağımsız ele alınması, entegrasyonu sa dece retorikte bırakan bir durum yaratmaktadır. Gettolaşma da tek boyutlu ve birbirinden bağımsız yürütülmeye çalışılan en tegrasyon politikalarının sonucu olarak Avrupa’da kendini göstermektedir. Temel Haklar Ajansı raporları etnik ve ırksal ayrımcılık XE "ayrımcılık"  konusunda mücadele alanlarına değinirken, getto laşmaya karşı politikaların tüm alanları (istihdam, eğitim, ba rınma, güvenlik XE "güvenlik"  vs.) kapsayan geniş bir önlemler paketinin par çası olması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Çünkü tek başına alınan önlemler sadece yerleşime yönelik olurken temel enteg rasyon sorunlarının çözümünün uzağında kalmaktadır.[12] Sos yal yaşamın tüm alanlarını kapsayan entegrasyon gerçeğinin tamamlayıcısı ve önemli yapı taşlarından biri de kültürlerarası iletişimdir. İletişim hem gerçekçi bir etkiye sahip politika ve ya sama ortamı için gerekirken hem de göçmen, XE "göçmen"  mülteci XE "mülteci"  ve sığın macı XE "sığınmacı"  grupların iletişim kopukluğu ve bilgisizlik nedeniyle ken disine ve toplumun geneline sorunlu alanlar yaratacak getto laşmanın önüne geçmek için önemlidir. Mestheneos ve Ioannidi çalışmalarında, mültecilerin AB’ye entegrasyonunu engelleyen sorunlar arasında bilgi ve iletişim eksikliğine de yer vermiştir. Buna göre, kamusal ve özel alanda mültecilere yardım edecek kurumların varlığına rağmen, üye devletlerin çoğunda bilgiye ve imkanlara ulaşma konusunda bu grupların sıkıntı yaşadı ğından bahsetmektedir.[13]

Bütüncül ve etkili bir entegrasyonun, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele kapsamında gerekliliği ve önceliği or tadadır. Bu bağlamda Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi, Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grubu’na sun duğu 2006 tarihli raporunda ırkçılıkla mücadelede entegrasyo nun önemine değinerek bu konudaki görüşlerini bildirmiştir. İzleme Merkezi, ırk eşitliğinin, yasal düzenlemeler yapmanın yanında, hedef politikalar ve aktif entegrasyon XE "entegrasyon"  çalışmaları ile sürdürülmesi gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca göçmen XE "göçmen"  ve azınlıkların sosyal ve ekonomik durumlarının doğrudan enteg rasyon ve topluma bağlılık ile doğru orantılı olduğu belirtil miştir. Sosyal dışlama ve ekonomik marjinalleşmenin bu grup ların kendini toplumdan yabancılaşmış hissetmesine neden olabileceği uyarısı yapılmış ve bu nedenle üye ülkelerde bu ko nuya yönelik kapsamlı soysal ve ekonomik politikaların oluştu rulmasına ihtiyaç bulunduğu uyarısı yapılmıştır.[14]

Son olarak, üye devletlerin entegrasyona bakış açılarındaki farklılıklar ve AB içinde olması gereken bütüncül yaklaşım ko nusunda Doomernik’in önerisini eklemek yerinde olacaktır. Buna göre, “Açıkça kültürel benzerlik ve asimilasyonu öngören poli tikalardan ziyade kültürel ve sosyal çeşitliliğe yönelik açılımlar, top lumda daha kolay ve daha hızlı şekilde sonuç verecektir”.[15]

        Farklı Alanlardaki Politikaların Sosyal Korkuları

Pekiştirmesi

Irkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı geliştirilen toplum sal entegrasyon XE "entegrasyon"  projeleri, bir yandan çok-kültürlü ortamda farklı kültürlerin varlıklarını sürdürmesine izin verirken, aynı zamanda çoğunluk ve azınlık XE "azınlık"  grupları arasındaki toplumsal bağın/uyumun varlığına da yer vermelidir. Tezat gibi görünen bu iki süreç, aslında birbirini tamamladığı ölçüde, toplumda hem farklılıklara karşı hoşgörünün oluşmasını sağlamakta hem de göçmen, XE "göçmen"  mülteci XE "mülteci"  ve sığınmacı XE "sığınmacı"  gibi azınlık grupların sosyal yapılanmanın dışında kalmasını önlemektedir. Her bireye top lumsal bağın bir parçası olarak bakılıp farklılıkların dinamiz minden yararlanmak ise ancak sosyal tabana yerleşmiş önyar gıların kırılması ile gerçekleştirilebilir. Bu anlamda yalnızca entegrasyon politikalarının değil, farklı alanlara yönelik politi kaların da çoğulcu toplum yapısını destekleyici unsurlara yer vermesi gerekmektedir.

Farklılıklar temelinde toplumsal bağlılık tezinin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele açısından AB politika ve dü zenlemelerinde de çeşitli yollarla vurgulandığı söylenebilir. Ancak AB düzenlemelerinde yapılan bu vurgunun toplum ta banında ne ölçüde yankı bulduğu tartışılması gereken bir ko nudur. Zira Avrupa toplumu, önceki bölümlerde ayrıntılarına yer verildiği gibi, sosyo-ekonomik refahlarında azalma olma dığı ve güvensizlik hissi yaşamadığı ölçüde farklılıklara karşı hoşgörüsünü muhafaza etmektedir. Gittikçe küreselleşen ve bütünleşen Avrupa içinde ise toplumların yabancılara yönelik olumsuz algılamalarını pekiştirecek düzeyde farklılıklar daha belirgin hale gelmeye başlamıştır. Küreselleşmenin de etkilediği Avrupa’nın sosyo-ekonomik yapısındaki dönüşüm, aynı za­manda yansımalarını, toplumsal farklılıkları yabancılar aley hine pekiştiren boyutuyla üye devlet politikalarında da bul maktadır. Göç, güvenlik XE "güvenlik"  ve ekonomi gibi alanlarda Avrupa ulus-devletle XE "ulus-devlet" rince uygulanmaya başlayan sıkılaştırılmış politi kalar, genelde başta göçmenler olmak üzere etnik ve dini azın lık XE "azınlık"  gruplarına yönelmesi nedeniyle toplumdaki ‘öteki’ XE "öteki"  imajını daha belirginleştirmektedir. Dolayısıyla genelde entegrasyon XE "entegrasyon"  ve ayrımcılığa, özelde ise anti-ırkçılığa XE "anti-ırkçı"  yönelik politika ve düzen lemeler de bu noktada etkinliğini yitirmekle karşı karşıya kal maktadır. Başka bir ifadeyle, ülkedeki sorunların aşılması ama cıyla öngörülen hedef politikalar, çoğu zaman içerideki ‘yaban cıları’ hedef göstererek, bu gruplara yönelik yerleşik sosyal al gılamaları pekiştirmekte ve dolayısıyla çözülmez kılmaktadır.

Gelecek kaygısı ve sosyal güvensizlik XE "sosyal güvensizlik"  korkularının ihalesi nin yabancıların üzerine kaldığı durumların başında ekonomik sorunların geldiğinden bahsedilmişti. Değişen demografik ya pın XE "demografik yapı" ın, finans ve emek piyasalarının küreselleşmesinin getirdiği sorunlar, aşırı sağ XE "aşırı sağ"  partilerin de sorunu körüklemesiyle, çoğun lukla göçmenlerin varlığı üzerinden okunmaktaydı. Bunun da ötesinde hükümetlerin zaman zaman sorunları ‘dışsallaştırma’ XE "dışsallaştırma"  yoluna giderek yabancıların varlığının arkasına sığınması, Av rupa toplumu ve yabancılar arasındaki uçurumu daha derin leştirmekteydi. Bu anlamda siyasi düzlemde üretilen politikala rın sosyal tabana yansıyan boyutuyla ırkçılık ve yabancı düş manlığı ile mücadele politikalarını etkilediği söylenebilir. Bir yanda kültürel çeşitliliğin Avrupa toplumuna dinamizm XE "dinamizm"  kata cağını vurgulayan düzenlemeler yapılırken öte yanda yabancı ları hedef gösteren politikaların varlığı, mücadeleyi sosyal an lamda zayıflatmaktadır. Sorunun temelinde çözünmesi zor olumsuz sosyal algılamaların varlığı yatsa da bu anlamda hü­kümetlerin ve siyasi temsilcilerin yapması gerekenler bulun maktadır.

Bütünleşme ya da küreselleşmeden ekonomik anlamda et kilenen vatandaşların korkularının faturasının yabancılara yüklenmesini önlemek için, ekonomik sorunların ana kaynağı nın ekonomideki yeniden yapılanma süreci veya diğer deği şimler olduğu halka açıkça anlatılmalıdır. Çare olarak düşünü len politikalar eksi ve artılarıyla halkla paylaşılmalıdır. Bu du rum halkın ‘yabancı’ ya da ‘öteki’ XE "öteki" ni rakip görme algısının belirli ölçüde azalmasına neden olacaktır. Ayrıca demografik yapıs XE "demografik yapı" ı değişen ve gittikçe yaşlanan Avrupa’nın işgücü anlamında üçüncü ülke vatandaşlarına duyduğu ihtiyacın siyasiler tara fından, topluma, verilere dayanarak anlatılması gerekmektedir. Zira yakın gelecekte söz konusu gruplar refah paylaşım unsur ları olmayacak, Avrupa’nın sosyo-ekonomik refahına katkıda bulunan bireyler haline dönüşecektir. Ancak, şu bir gerçektir ki, siyasi irade XE "siyasi irade"  hem hükümet hem muhalefet kanadınca, bu ger çekliği yansıtmak yerine mevcut sorunları kullanmayı tercih etmektedir. Hükümetler kendilerine yöneltilen tepki ve eleşti rileri dışsallaştırmak için göçmen XE "göçmen"  gruplara yüklenmekte, siyasi rant peşindeki diğer siyasiler ise oy oranlarını artırmak için güncel sorunları araç olarak kullanmaktadır.

Refah kaybı ya da yabancılara refah ihracı gibi algılamala rın hükümet politikalarınca göçmenler aleyhine dönmesi, iki farklı yönde sonuç doğurmaktadır. Bu sonuçlardan biri, önce den de bahsedildiği haliyle toplum tabanında göçmenlere yö nelik olumsuz algılamaların güçlenmesidir. Diğeri ise politika ların muhatabı göçmen XE "göçmen"  grupların sıkı politika ve dışlama içinde kendilerini sıkışmış hissederek daha fazla kenetlenmeye başla masıdır. Sıkça varlığından yakınılan ve korkulan gettoların oluşmasının nedenlerinden biri de söz konusu dışlanmışlık duygusudur. Son tahlilde bir yandan dışlanmışlık hissi ile göç menlerin öfkeleri artarken öte yandan vatandaşların endişeleri de karşı tarafa diş biletince toplum içinde ‘biz’ ve ‘öteki’ XE "öteki"  arasın daki kutuplaşma XE "kutuplaşma"  daha da artmaktadır. Benzer durum 9/11 sal dırıları sonrası yeniden şekillenen güvenlik XE "güvenlik"  politikaları ve göç menler üzerinde yarattığı yeni profil için de geçerlidir. AB’nin 9/11 ile dolaylı, Londra XE "Londra"  ve Madrid XE "Madrid"  saldırıları ile ise doğrudan karşı karşıya geldiği küresel terör gerçeğinin sosyal tabana ve mücadele konusuna yansımaları hakkında aşağıdaki analizleri yapmak yerinde olacaktır.

Terörle ilgili sorunların tek bir dine (İslam) mensup kişiler üzerinden okunmaya çalışılması ve alınan önlemlerin bu felse feye hizmet etmesi hem suçlamaların yöneldiği grupların daha fazla dışlamaya maruz kalmasına neden olmakta hem de so runla mücadeleye yönelik alınan ve alınmak istenen önlemlerin etkisini azaltmaktadır. Söz konusu düzenlemeler toplumda ya bancı ve yerel gruplar arasındaki kutuplaşmayı ve gruplaşmayı artırarak ‘ötekileştirme’y XE "ötekileştirme" e katkı sağlamakta ve entegrasyon XE "entegrasyon"  po litikalarının işlerliğinin yitirmesine neden olmaktadır. Önceki bölümlerde de değinildiği gibi, bir toplumun içindeki azınlık XE "azınlık"  grupları ne kadar ayrımcılık XE "ayrımcılık"  ve dışlamaya maruz kalırsa bu ki şiler etnik köken XE "etnik köken"  ya da din gibi ortak unsurlar etrafında birleş meye bir o kadar meyilli olmaktadır. Dolayısıyla entegrasyo nun önündeki en büyük engellerden biri olan gettolaşmanın önüne geçmek de zorlaşmaktadır. Bu noktada ırkçılık ve ya bancı düşmanlığı sorunlarının aşılması konusunda yapılması gereken belirli etnik ve dini gruplara yönelik radikalizm algı lamalarını güçlendirecek politikalardan kaçınmak olacaktır. Özellikle göçün AB düzeyinde ekonomik kalkınma ya da insan hakları konusu olarak ele alınmasından ziyade, güvenlik/su XE "güvenlik" ç konu ya da sorunları bağlamında tanımlanarak düzenlemeye tabi tutulması, toplumdaki aşırı ırkçı ya da yabancı düşmanı al gılamaları meşrulaştırmaktadır. Ayrıca aşırı sağın XE "aşırı sağ"  göç konu sundaki extremist iddialarını meşrulaştırarak konuyu siyasal­laştırmaktadır. Göçmenlerin siyasi platformlarda sesini duyur masını engelleyen bu süreç, bir kez daha dışlamaya neden ol maktadır. Bu şekilde bir dışlanmanın sonucu ise sosyal marji nalleşme ve şiddete başvuru olarak kendini göstermektedir. Zira seslerini duyuramayan grupların marjinal yollarla farkındalık XE "farkındalık"  yaratmaya çalışması sık rastlanan bir durumdur. Kutuplaşma ve marjinalleşme ise ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele politikalarının etkinlik sağlayacağı ve tek başına yeterli geleceği bir ortamı ifade etmekten oldukça uzak kal maktadır.

2. Yasal ve Kurumsal Boyut: Anti-ırkçı Çerçevede Bırakı lan Boşluklar

Avrupa bütünleşme projesi kapsamında öngörülen ve Av rupa halklarının bağlılığına dayanan siyasi ve sosyal entegras yon XE "entegrasyon"  sürecinin başarıya ulaşması için, bir yandan siyasi iradenin XE "siyasi irade"  şekillendirdiği aynı zamanda da siyasi iradeyi zorlayacak bağ layıcı düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Amsterdam Ant laşması’n XE "Amsterdam Antlaşması" a kadar ırkçılık ve yabancı düşmanlığı konusunda ya sal bir zeminden yoksun olan AB’nin sorunu doğrudan hedef alan düzenlemelerde bulunmaya başlaması için 2000’li yılların beklenmesi gerekti. Söz konusu düzenlemelerin, bağlayıcı ol­mayan girişimlerle birlikte, AB düzeyinde kapsamlı bir politika oluşturma hedefine getirdiği katkı ise -son yıllarda görece daha hızlı kaydettiği aşama yadsınamasa da- tartışılacak boyuttadır. Zira yasal düzenlemelerin bağlayıcılık kazanması ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele için tek başına yeterli gelme mekte, uygulamada da benzer iradenin samimiyetle sergilen mesi gerekmektedir. AB çapındaki düzenlemelerin uygulama alanını zorlaştıracak birtakım etkenler bulunmaktadır. Bunların birçoğu AB hukuk ve kurumsal yapılanmasının özelliklerinden kaynaklanırken bir kısmı da üye ülkelerin uygulama alanında olması nedeniyle oluşan zorlukların getirileri olarak değerlen dirilebilir.

Irkçılık ve yabancı düşmanlığı konusundaki Birlik girişim ve düzenlemelerin etkinliğini olumsuz yönde şekillendiren ko nuların başında, AB düzeyinde parçalı ve dağınık bir politika ağının varlığı gelmektedir. AB yapılanmasının ağır işleyen bü rokratik yapısı ve ırkçılık ve yabancı düşmanlığı politikalarının kurumsal anlamda parçalı bir düzeyde ele alınması, politikala rın oluşumu ve işleyişinin önündeki önemli sorunlardandır. AB’de demokrasi XE "demokrasi"  açığı yaratması nedeniyle eleştirilen komp leks bürokratik yapı, gündem belirleme zorluğu yaratması ba kımından da eleştirilerin odak noktası olmaktadır. Bu durum halihazırda siyasi iraden XE "siyasi irade" in yavaş tecelli ettiği ırkçılık ve yabancı düşmanlığını da içeren temel hak ve özgürlükler konusundaki düzenleme sürecini iyice yavaşlatmaktadır. Bunun yanında, Komisyon XE "Komisyon"  içinde belirli alanlara odaklanan genel müdürlükle rin (Directorates General-DG) ayrıldığı konuların içinde bırakın özelde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı genel anlamda insan hakları konusu için ayrı bir başlığın bulunmaması, sorunun bütüncül bir perspektifte ele alınmasını engellemektedir.[16] Irkçı lık ve yabancı düşmanlığı farklı politikaların içinde ayrım cılık XE "ayrımcılık"  kapsamında belirli ölçüde tamamlayıcı bir unsur olarak yer almaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, farklı politikala rın içinde anti-ırkçı XE "anti-ırkçı"  yaklaşımların önemi tartışılmayacak bir konu olsa da bu politikaların farklı DG’lerde birbirinden kopuk olarak üretilmesi aynı etkiyi doğurmamaktadır. Dolayısıyla, Ruzza’nın da belirttiği gibi, alınan önlemlere rağmen, kurumsal dinamikleri ve yapısı nedeniyle ırkçılık ve yabancı düşmanlığı konusundaki düzenlemelerde yavaş bir ilerleme söz konusu dur.[17]

AB düzeyindeki parçalı ve dağınık politika ağının varlığı, aslında, bürokratik yapının hantallığı ve kurumların konuyu kendi içinde ele alış biçimlerinden kaynaklanmanın ötesine geçmektedir. AB kurumsal yapısının sütunlar üzerine inşa edi len özelliği ve bu sütunların ele aldığı konular çerçevesinde ka rar alma mekanizmasında farklılaşan yapısı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele konusunda ekonomik bütünleşme alanlarında sağlanana benzer bir ivmeyle adım atmaktan AB’yi alıkoymaktadır. Özgürlük, güvenlik XE "güvenlik"  ve adalet alanı içinde va tandaşlarının güvenliğini sağlamayı hedefleyen AB’nin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadelesini, ABA m. 29 aracılığıyla III. sütun XE "III. sütun"  çerçevesindeki amaçlar arasına dahil ettiğinden bah sedilmişti. Bu amacı gerçekleştirebilmesi için, yine III. sütun çerçevesinde, üye devletlerin yetkilileri arasında yakın işbirliği ve cezai konularla ilgili kuralların yakınlaştırılması öngörül mektedir. Ancak öngörülen ve mücadele politika ve araçlarının gerektirdiği işbirliğinin etkinliği de bu noktada, yani işbirliği nin öngörüldüğü kurumsal yapı itibariyle tartışma konusu ol maktadır. AB kurumları III. sütun altında I. sütun kapsamında kine benzer faaliyet göstermemektedir. Adalet ve içişleri ala nında işbirliğinin hedeflendiği III. sütun, hem karar alma me kanizması hem de öngördüğü amaçlara ulaşmak için kullandığı araçlar bakımından farklılık göstermektedir.[18]

AB üç sütunlu yapısı içinde tek kurumsal yapıya sahip ol makla birlikte, kurumların yetkileri Kurucu Antlaşmalarda be lirtildiği haliyle üç sütun için de farklılık göstermektedir. Uluslarüstü yapılanmanın söz konusu olduğu I. sütunun ak sine, diğer iki sütunun hükümetlerarası yapıda işlemesi bu farklılıkların çıkış noktası olmaktadır. III. sütun XE "III. sütun"  kapsamında kurumsal yapının merkezinde Bakanlar Konseyi bulunmakta ve I. sütun bakımından karar alma sürecindeki yetkisini önemli oranda Konsey XE "Konsey"  ile paylaşan Parlamento, XE "Parlamento"  III. sütun konularında yalnızca danışma organı niteliğinde kalmaktadır. Dolayısıyla, Birlik amaç ve politikalarıyla uyumlu hale getirilmesi öngörül müş olsa da kararlarında önemli oranda üye ülke çıkarlarının ön planda tutulduğu Konseyi dengeleyen bir güç olması gere ken Parlamento, dengeleyici rolünü III. sütunda yerine getire memektedir. Ayrıca, AT sisteminin kendine özgü yapısı içinde yasama sürecini başlatma yetkisi Komisyona aittir. AB’nin or tak çıkar alanlarında girişim ve eylemlerde bulunabilmesi için oldukça önemli olan bu mekanizma, III. sütun kapsamında Komisyonun bu yetkisini üye devletlerle paylaşması nedeniyle bir ölçüde zarar görmektedir. III. sütun altındaki işbirliğinin çıktıları olan hukuki düzenlemelerin I. sütundakinden farklı olarak Topluluk karakterli olmayıp hükümetlerarası nitelikte olması ve Konseyde oybirliği ile alınması, ortak çıkar alanları nın kesişmesinde yaşanan bir başka zorluktur.

III. sütun XE "III. sütun"  çerçevesindeki kurumsal yapının ve karar alma mekanizmasının yukarıda belirtildiği haliyle AB içinde yer bulması, aslında bu alana dahil olan konularda üye devletlerin geleneksel ve tarihi açıdan süregelen bakış farklılıkları etrafında şekil bulması nedeniyledir. Bir başka deyişle, ‘özgürlük, gü venlik, XE "güvenlik"  adalet’ alanı olarak nitelendirilen III. sütun çerçevesin deki iç güvenlik alanında Avrupa entegrasyonunun önündeki en temel engel, özünde,  bu alanda öngörülen entegrasyon XE "entegrasyon"  mo delinden kaynaklanmaktadır. Irkçılık ve yabancı düşmanlığını da politika alanı olarak içinde dahil eden III. sütun konuları, modern ulus-devletle XE "ulus-devlet" rin hassas olduğu alanlara dokunan ve bu anlamda üye devletlerin kontrolü devretmede isteksiz davran dığı politika alanlarıdır. Aslında, özgürlük, güvenlik ve adalet başlığı altında toplanan bu alanlar, paradoksal şekilde bir anla yışın söz konusu olduğu alanlardır. Küreselleşme, ekonomik yapılanmanın iç içe geçmesi ve teknik konulara bağlı olarak, reel düzlemde, organize suçlar gibi sorunlarla devletlerin tek başına hareket etmesi çok da mümkün olmamasına rağmen, ‘geleneksel egemenlik anlayışının erozyonu’ konusunda kırıl ması güç olan ortak bir düşünce söz konusudur. Belirli oranda kritiklerini barındırmasına rağmen, halkların güvenliğinin ulus-devletler tarafından sağlanması gerektiği konusunda bir ortak bir kanının varlığına vurgu yapılmaktadır.[19]  Adalet ve içişleri alanında özellikle iç güvenlik ile ilgili yürütülen ve uzun yıllar dır süregelen farklı ulusal politikalar, bu kanının Birlik düze yinde de geçerliliğini koruduğunu göstermektedir. Bu nedenle Kurucu Antlaşmalara getirilen değişikliklerle yasal düzenle meler konusunda geçmişe oranla epey yol alınmış olmasına rağmen, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadeleyi de içeren iç güvenlik konularında sadece prosedürel görünüm arz eden alanlarda dahi uzlaşıya varılması konusunda siyasi engeller her şeyden evvel gelmektedir.

AB politikalarının melez niteliği olarak da tanımlanan[20] ve hükümetlerarası model ile hükümetlerüstü modelin arasındaki işleyiş farklılıkları ve dolayısıyla çekişme, sadece özgürlük, gü venlik XE "güvenlik"  ve adalet alanına özgü olmamakla birlikte işbirliği süre cini negatif etkilemektedir. Ayrıca söz konusu süreç, yalnızca işbirliği sürecini etkilemekle kalmayıp, bu alanlarda tartışılan güven, esneklik, zayıf işbirliği ve yetersizlikler nedeniyle AB karşıtı olan kamuoyunun bazı kesimlerinden gelen tepkinin provoke edilebilmesi anlamına da gelmektedir.[21] Kamuoyunda meşruiyet tartışmalarına neden olan bu alanlarda, özelde ırkçı lık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele düşünülecek olursa, mücadele politikalarının uygulanmasına yönelik toplumsal is teğin olumsuz etkilenmesi söz konusudur. Bu durum da doğal olarak tabana inemeyen politikalar nedeniyle mücadelenin et kinliğine doğrudan yansımaktadır.

Sütunlu yapının çıktısı olan farklı entegrasyon XE "entegrasyon"  süreçlerinin birbiriyle bağlantılı olduğu halde birbirinden kopuk işlemesine neden olduğu politik etkinsizlik XE "etkinsizlik"  ya da eylemsizlik, anayasal netliğin sağlanması konusundaki baskı ve tartışmaları da gün deme taşımaktadır. Anderson ve Apap, AB içinde anayasal bir netliğin sağlanması halinde, birbirinden kopuk kalan politika ve önlemlerin etkinlik kazanacağını savunmaktadır.[22] Anaya sal Antlaşmanın reddi ardından imzalanan fakat yürürlüğe girme konusunda İrlanda referandumunda reddedilmesi nede niyle sıkıntı yaşanan Lizbon Antlaşması’nın sütunlu yapıda ge tirdiği değişiklik ve yenilikler de bu tartışmaları devam ettir mektedir. Üç sütunlu yapının ortadan kaldırılmasına rağmen, AB düzleminde ele alınacak alanlar ve bu alanlarda kullanıla cak önlemler bakımından bütüncül bir yapının sağlanamaması, III. sütun XE "III. sütun"  konularında istenen anayasal netliğin sağlanması ko nusunda endişeleri hala sürdürmektedir.[23]

AB hukuksal yapısının temel taşlarından biri, AB kararla rının vatandaşlara mümkün olan en yakın düzeyde alınmasını öngören ‘yetki ikamesi’ XE "yetki ikamesi"  ilkesidir. Birlik, münhasır yetkisine gi ren konular hariç, eğer AB düzeyinde atılacak adım ulusal, böl gesel veya yerel düzeyde atılan adımlardan daha etkili olmaya caksa harekete geçmemektedir. Başka bir deyişle, Birlik düzen lemeleri de olsa atılacak adımlar, aksi öngörülmemişse, üye devletlerin uygulama alanına bırakılmaktadır. Irkçılık ve ya bancı düşmanlığı bakımından da yetki ikamesi ilkesi geçerlidir. Bir önceki bölümde Amsterdam Antlaşması XE "Amsterdam Antlaşması"  ile ırkçılık ve ya bancı düşmanlığına karşı alınacak önlemler bakımından I. ve III. Sütun çerçevesinde ilk defa açık yasal bir zemin sağlandı ğından bahsedilmişti. Ancak sorunla mücadelede alınacak ön lemler bakımından antlaşmanın öngördüğü açık yetki, Birliğe bu konuda münhasır bir yetkinin tanındığı anlamına gelme mektedir. Ne Birlik ne de AT bu alanda münhasır yetkiye sahip değildir; ‘yetki ikamesi’ ilkesi çerçevesinde, ancak üye ülkeler bu konudaki amaçları gerçekleştirmede yetersiz kalırsa ve Bir lik düzeyinde adımlar daha iyi gerçekleştirilecekse, Birlik ku rumları eyleme geçebilecektir. Bu çerçevede, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına ilişkin önlemlerin, ulusal düzeyde alınan önlem lerin yerine geçmeyi değil, bunları desteklemeyi amaçladığı be lirtilmektedir.[24] Bu özelliğiyle de üye ülkelerde daha iyi uygu lama imkanı bulması beklenen alanlarda AB yetkilerinin ge nişlemesi konusunda direnç olabildiği tartışılmaktadır.[25] An cak üye devletler nezdinde atılan adımların gerçekten daha et kin gerçekleştirilebileceği için mi yoksa üye devletlerin bu ko­nuda yetki devrine sıcak bakmaması nedeniyle mi bu direncin gösterildiğinin sorgulanması gerekmektedir.

Düzenlemelerin kurumsal alanda yapılış ve uygulanış bi çimleri bir yana, hukuksal alanda kavram karmaşasının yaşan ması da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele konusunda detay ama sorunun özünü oluşturan unsurların gözden kaçı rılmasına neden olmaktadır. Bir önceki bölümde hem bağlayıcı hem de bağlayıcı olmayan düzenlemeler için bahsedildiği ha liyle, hukuksal terminoloji açısından ırksal ayrımcılık XE "ayrımcılık"  konu­sunda genel kabul gören bir kategorizasyonun yapılmaması so run yaratmaktadır. Zira ırksal ayrımcılık pratikte farklı görü nümde ortaya çıktığı için bu konudaki boşluk, yasal düzenle melerin etkisini azaltmaktadır. Ayrıca bu durumun ırkçılık ve yabancı düşmanlığının tespitine önemli ölçüde zarar getirmesi nedeniyle özellikle kurumsal ırkçılık XE "kurumsal ırkçılık"  konusunda ‘körlük’ yarat tığı ilgili bölümlerde bahsedilmiştir.

Etkili yasal önlemlerin alınması konusundaki boşluklar yalnızca Birlik düzeyli sorun ya da eksikliklerden kaynaklan mamaktadır. Sorunun tespitini önemli ölçüde zorlaştıran ve bu nedenle hem kurumsal farkındalığın oluşmasını hem de artan farkındalığı takiben gelecek düzenlemeleri etkileyen en önemli sorun, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı konusunda resmi verile rin üye devletlerce Birliğe sağlanmamasıdır. Birlik düzeyinde ırkçı ve yabancı düşmanı eylem ve girişimlere yönelik veriler, genelde resmi olmayan NGO raporlarından derlenerek elde edilmektedir. Resmi verilerin yeterli düzeyde olmaması bazı sorunlu sonuçlar yaratmaktadır. Birbirini tetikleyen bu sürecin ilk ayağını problemi görmezden gelme oluştururken, problemin yokluğu mağduriyetin gözden kaçırılmasına neden olmakta, son tahlilde ise etkili politikaların üretimi engellenmektedir.[26] Bu gerçekliğe bağlı olarak ve özellikle son dönemde ırkçılığın artışıyla da paralel olarak, üye devletleri daha fazla veri top lama konusunda teşvik etme ihtiyacı doğmaktadır.

Yasal ve kurumsal düzenlemelerin önemli boşluklarından biri ve bu konuda Birliğe getirilebilecek en kapsamlı öneri, tüm AB kurumlarınca ve tüm politika alanlarında uygulanmasını zorunlu kılacak yatay hükümlerin antlaşmalara dahil edilmesi konusudur. “Bütün Topluluk politika ve faaliyetlerinin tanım lanmasında ve uygulanmasında, yüksek seviyeli bir insan sağ lığı koruması temin edilir” ifadesi yer alan ATA m. 152 uya rınca Topluluğun bütün faaliyet alanlarında öngörülen sağlık koşulu gibi açık bir hükmün ırkçılık konusunda da yer alması, AB politika ve uygulamalarındaki anti-ırkçılı XE "anti-ırkçı" k hassasiyetini zo runlu olarak artıracaktır. Monar, ayrıca, Birliğe bir özgürlük, güvenlik XE "güvenlik"  ve adalet alanı temin eden ABA m. 6 ile bağlantı ku rulacak benzeri yatay hükümlerin oluşturulması konusunda da öneri getirmektedir.[27] Anti-ırkçılık ancak sosyo-ekonomi ve en tegrasyon XE "entegrasyon"  politika alanlarının tümünde yer alması (mainstreaming) ile gerçek anlamda uygulama alanı bulacaktır.

3. Siyasi Boyut: Popülist Siyasetin Mücadelenin Önüne

Geçmesi
Irkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele konusundaki yasal ve kurumsal düzenlemelerin uygulanabilirlik kazanabil mesi büyük oranda siyasi iradey XE "siyasi irade" e bağlıdır. Yasal zemine sahip olunca adım atmak ya da girişimde bulunmak daha kolay hale gelmiş olsa da üye devlet ülke iç dinamiklerinin ve çıkarlarının göz ardı edilerek uygulamanın yüzde yüz Birlik düzenlemele rine bağlı kalınarak yapıldığını/yapılacağını düşünmek yanlış olacaktır. Özellikle ENAR gibi Avrupa çapında ırkçılığa karşı sivil toplum ağı oluşturmaya çalışan kurumların rapor ve ya yınlarıyla dikkat çektiği konuların üzerine gidilerek etkinlik ka­zandırılması, hükümet düzeyinde güçlü bir siyasi irade gerek tirmektedir. Ancak güncel sorunları yabancılar üzerinden oku yarak kendisine sosyal taban oluşturmaya çalışan siyasi partile rin varlığı, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele için ge rekli iradenin önüne büyük ölçüde set çekmektedir. Zira ge nelde aşırı sağ XE "aşırı sağ"  olarak değerlendirilse de aslında Avrupa gene linde çoğu partinin tabanına yayılan milliyetçi unsurlar, yal nızca bu konudan pay çıkarmaya çalışan muhalefetin tekelinde kalmamaktadır. Aşırı sağ ya da aşırı-milliyetçi kanadın hükü met politikalarına yüklenmesi, extremist iddialarla yabancıların varlığına bağlanan sosyo-ekonomik sorunları kendi sahasından çıkarmak isteyen hükümetleri de aşırı sağ ile benzer söylemleri kullanmaya ve göçmen, XE "göçmen"  mülteci XE "mülteci"  gibi gruplara yüklenmeye zorlamaktadır. Dolayısıyla yabancılar hem seçim malzemesi hem de sorunları ‘dışsallaştırma’ XE "dışsallaştırma"  aracı olarak kullanılmaya de vam ettiği sürece, Birlik düzeyindeki anti-ırkçı XE "anti-ırkçı"  politikaların ka ğıt üzerinde kalması söz konusudur. Bu sorunu aşmanın ve si yasi iradenin güncel siyasi kaygılardan bağımsız tecelli etmesi nin tek yolu, anti-ırkçılığı de-politize (siyasetin dışına çıkarmak) hale getirmektir.

Günümüz Avrupasında, özellikle de sosyo-ekonomik krizlerin artmaya başladığı ve bütünleşme sürecinde meşruiyet krizi yaşayan Avrupa’da, ırkçılık söylemlerinin siyasetin dışına itilmesi oldukça zor görünmektedir. Anayasal Antlaşmanın reddi krizinden bu yana Avrupa’nın yaşadığı güncel meşruiyet krizi, yeni politika alanlarında Brüksel’in XE "Brüksel"  siyasi-kültürel dü zeyde açılım yapmasının tartışılmasına neden olmaktadır. Bu bağlamda siyasi entegrasyonun derinleşmesine izin veren poli tik alanlarda yeterli ilerlemenin kısa vadede sağlanması ger çekliğin ötesinde bir beklentidir. Aksine AB bütünleşme proje sinin meşruiyet tabanını zayıflatan tartışmalar, bütünleşme kar şıtı siyasilerin elini daha güçlü hale getirmektedir. Söylemlerini milliyetçi unsurlarla süsleyen ve Avrupa bütünleşmesini ya bancıları ülkelerine refah paylaşımı için çeken bir unsur olarak gösteren aşırı sağ, XE "aşırı sağ"  Avrupa içinde oylarını yükseltmekte ve ta banını genişletmektedir. 2006-2007 yıllarında Avrupa’da yapı lan genel ve yerel seçim sonuçları da bu iddiayı doğrulamakta dır.

Danimarka XE "Danimarka"  aşırı sağı XE "aşırı sağ" nın temsilcisi Danimarka Halk Partisi, Kasım 2007 tarihinde yapılan parlamento seçimlerinde %13.9 oy oranıyla 179 sandalyeden 25’ine sahip olmuştur. Son yıllarda artan suç XE "suç"  oranı XE "suç oranı"  ve yabancı düşmanlığı sayesinde parti, Dani marka’nın üçüncü büyük partisi haline gelmiştir. Belçika’da aşırı sağ Vlaams Bloğu tarafından temsil edilmekte olup; parti, lider Filip Dewinter’in popülist söylemleri ve yabancılara karşı tutumuyla oy toplamaktadır. Etnik bölünmeyi savunan ve Fransızca konuşulan güney bölgelere karşı politikalar izleyerek yabancı düşmanlığını körükleyen parti, parlamentoda 17 san dalye ile temsil edilmektedir. Haziran 2007 seçimlerinde %12 oranında oy almıştır. 2007 yılının sonlarına doğru erken seçime giden Yunanistan’da ise aşırı sağ eğilimli LAOS partisi %3.8 oy oranı elde etmesine rağmen 10 sandalye ile parlamentoya gir meyi başarmıştır. Avrupa’da İngiltere XE "İngiltere"  gibi çok-kültürlülüğün simgesi haline gelen Hollanda XE "Hollanda"  da Mart 2006’da yapılan genel seçimlerde aşırı sağ parlamentoya girmeyi başaramadıysa da genel seçimlerin öncesi Mart ayında yapılan yerel seçimlerde %16’lık oy oranına ulaşmıştır. Özellikle 1990’ların sonlarından itibaren ülke siyasetinde aşırı sağın oldukça etkili olduğu Avusturya’d XE "Avusturya" a Jörg Haidar liderliğindeki Özgürlükler Partisi, Ekim 2006 seçimlerinde %11 oy alarak 21 sandalyeye sahip ol muştur. Fransa’d XE "Fransa" a, bilindiği gibi, 1980’lerden bu yana var olan aşırı sağcı eğilimler genel olarak Le Pen önderliğinde yürütül mektedir. Le Pen’in Ulusal Cephe partisi etrafında örgütlenen Fransız aşırı sağcılar, Haziran 2007 tarihinde yapılan son se çimlerde aldığı %1.3’lük oy oranıyla 9 sandalyeye sahiptir. An cak Fransa başkanlık yarışında öne çıkan rakamlar, Sarkozy de dahil olmak üzere, (aşırı) sağın ülkede ne kadar güçlü oldu ğunu göstermektedir. Söz konusu yarışta Sarkozy oyların %31.2’sini elde ederek başkanlığı göğüslerken Le Pen aldığı %10.4 oy oranıyla 12 aday arasında dördüncü olmuştur.[28]

Aşırı milliyetçi unsurların, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı nın siyasilere belirli ölçüde prim getirdiği bir ortamda, AB dü zeyinde ırkçılığa karşı öngörülen politikaların nitelikli bir ey leme dönüştürülmesi oldukça güçtür. Ancak çoğu zaman var olan sorunların siyasiler tarafından körüklenmesi yoluyla top lumda etkisini bulan ırkçılık düzeyinin geriye çekilmesinde yine siyasilerin etkisi gerekmektedir. Bu nedenle de Avrupa’da yükselen ırkçılığa karşı alarmda bulunan raporlarda, siyasilerin ırkçılığa karşı net ve güçlü bir duruş sergilemesi önerilmekte dir.[29] Ancak görülen o ki üye devletlerin AB düzeyinde bir poli tika ya da kararı desteklemesi, söz konusu dönemde ülke nin çıkarı ya da ihtiyacına göre değişim göstermektedir. Bir başka ifadeyle, AB düzeyinde atılacak adımlar ve politikalar konusunda ‘siyasi irade’ XE "siyasi irade" , günün koşullarına göre ad hoc olarak değişmekte ve güncel olaylardan olumlu ya da olumsuz etki lenmektedir. Bunun en açık örneğini, Irk Eşitliği Direktifin XE "Irk Eşitliği Direktifi" in geçmesi yönünde o dönemde çok istekli davranan, şimdilerde ise göçmenlerin varlığından duyduğu rahatsızlığı çıkardığı ya salarda açıkça ortaya koyan günümüz Fransasında görmek mümkündür.

Irkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı kapsamlı ve etkili bir mücadeleye öncülük eden siyasi iraden XE "siyasi irade" in varlığı, sosyal ve kurumsal ayrımcılık XE "ayrımcılık"  konusundaki siyasi farkındalığın varlığına bağlıdır. Toplum içinde ayrımcılığın gözle görünür hale gelme sine rağmen siyasi düzlemde bu soruna ilişkin farkındalığın yokluğu, ayrımcılığa maruz kalan grupları birleştiren unsur haline gelmektedir. Bu grupların maruz kaldığı sosyal ve ku rumsal dışlama ve ayrımcılık karşısında tepkilerini koyarak toplu hareket etmesi, bu defa halkı rahatsız edip korkutarak bir kez daha toplum tabanında ırkçılığın artmasına neden olmak tadır. Bu tezin doğruluğu tartışmasız kabullenilse de farkındalık XE "farkındalık"  konusunda bir başka boyutun daha tartışılması ge rekmektedir. Yukarıda ırksal ayrımcılık konusunda resmi veri düzeyinin yetersizliğinden bahsedilmişti. Veri yetersizliğinin, özellikle kurumsal düzeyde ve yine özellikle istihdam alanında sorunun tespitini zorlaştırması nedeniyle, sorun hakkında farkındalık oluşmasını önlediği genel kabul gören bir görüştür. Resmi veri yetersizliği, elbette sıkıntı yaratmaktadır. Var olan sorun veri yetersizliği nedeniyle resmen belgelenemediği için cezai boyutta önlemlerin alınmasını engellemekte ya da gecik tirmektedir. Ancak seçim kampanyalarında ırkçı söylem ve afişlerin açıkça kullanılması, yapılan anketlerde yabancıların varlığından duyulan rahatsızlığın net olarak sergilenmesi ve belirli gruplara yönelik saldırı ve hakaretlerin gözle görünür hale gelmesi gibi pek çok durum, veri yokluğundan kaynakla nan farkındalık yokluğu mazeretini çok da masumlaştırma maktadır. Bu aşamada siyasi farkındalığın yokluğundan zi yade, bu farkındalığın prim unsuru olarak kullanılması tartı şılmalıdır. Küreselleşme ve bütünleşmenin toplumsal farklılık ları görünür kıldığı bir Avrupa ortamında, yabancılar üzerine siyasi kartları oynamanın prim yaptığını tescilleyen siyasiler, bu farkındalıklarını -görünen o ki- genelde kendi lehlerine kul lanmaktadır. Hatta, önceki bölümlerde de değinildiği gibi, sun dukları görüşler ve ‘yabancı etiketini’ pekiştirecek düzenleme leriyle toplumda da ‘ayrımcılığa karşı’ değil, aksine ‘farklılığa karşı’ aksi bir farkındalık oluşumuna neden olmaktadır.

Irkçılığa yönelik güncel ve popülist siyaset konusunda yu karıdaki tespitlere eklenmesi gereken bir diğer unsur, üye dev letler içinde tehdit olarak algılanan göç gibi konuların fırsata dönüştürülmesi konusundaki başarısızlıktır. Sosyo-ekonomik entegrasyonun önemli konularından biri olan göç ve göçün sü rüklediği misafir işçi XE "misafir işçi"  gerçeği, Avrupa’ya getirdiği yük ya da katkı boyutuyla tartışılmıştı. Daha önce geçici statüde görülerek entegrasyonları göz ardı edilen bu grup, günümüzde Avrupa içindeki ‘öteki’ler XE "öteki" e dönüşmüştür. Artan sosyo-ekonomik prob lemler, özellikle de işsizlik XE "işsizlik"  nedeniyle, Avrupa toplumuna en tegre olamayan kesim çeşitli politikalarla teşvik unsurları artı rılarak geri gönderilmeye çalışılmaktadır. Teşviklerin geri dö nüşler için yeterli gelmediği durumlarda ise sıkı düzenleme lerle şekillenen extremist politikalara başvurulmaktadır. Al­manya XE "Almanya"  ve Fransa XE "Fransa" ’da göçmenlerin aile birleşimi XE "aile birleşimi" ni ve ülke içinde yerleşmesini zorlaştırılması konusunda son dönemde çıkarılan yasalar, söz konusu politikalar için gösterilebilecek en önemli örneklerdir. Her iki ülkede de onaylanan göç yasa tasarıları, içerdikleri ırkçı unsurlar nedeniyle ciddi bir tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmaların başında Almanya’ya aile birleşmesi yolu ile gelecek olan göçmenlere yönelik ayırımcı uygulamalar gelmektedir. Söz konusu yasaya göre, Almanya tarafından ül keye girişi vizeye tabi olan devlet vatandaşları, aile birleşmesi yoluyla da olsa, Almanya’ya gelmeden Almanca öğrenmek zo runda bırakılmaktadır. Entegrasyonun hızlandırılmasına yöne lik olduğu düşünülse de Almanya bu noktada yadırganacak bir ayrıma gitmektedir. Çünkü Almanya’nın vize uygulamadığı bir devlet vatandaşının aile birleşmesi yolu ile Almanya’ya gelmek istediği durumda bu kişinin eşinden dil bilme şartı aranma maktadır. Alman göç yasasına karşı eleştiriler de bu noktada ortaya çıkmakta ve eşlerin birleşmesinde birtakım ülke vatan daşlarının eşlerine ayrımcılık XE "ayrımcılık"  yapılmasının AB’nin ve Al manya’nın temel değerleri olan eşitlik ilkesine ve ayrımcılık ya­sağına aykırı olduğu tartışılmaktadır.[30] Fransa’da göçmenlerin yerleşim koşullarını sertleştiren yasa da dil şartı gibi Alman ya sası ile benzer şartları getirmenin yanında, daha da ileri gide rek, ailelerin birleşimi sırasında çocuklara DNA testi yapılma sına imkan veren bir madde de içermektedir. Gerek muhalefet gerekse sivil toplumdan bu ırkçı uygulamaya gelen tepkiler so nucunda, DNA testinin uygulanmasına koşullu onay verilmiş olsa da Avrupa’nın göç olgusu ve göçmenlere yönelik parano yakça barındırdıkları güvensizlik ve önyargının göçmenleri daha ne kadar etkileyeceği tartışılmaya devam etmektedir.[31]

Aslında göç konusunda Avrupa hükümetlerinin yapması gereken, tepkisi yasadışı yollarla yine kendine zarar verecek extremist politikalara başvurmak yerine, söz konusu grupları kalifiye elemanlara dönüştürmeye yönelik programları başlat masıdır. Zira kısa veya en iyi ihtimalle orta vadede Avrupa’nın nitelikli iş gücüne olan ihtiyacı katlanarak artacaktır. Bu dö nemde Avrupa, büyük olasılıkla, geçmişte yaptığı gibi nitelikli iş gücünü çekebilmek için üçüncü ülkelere çağrıda bulunmaya başlayacaktır. Demografik yapısının farkında olan Avrupa, as lında belirlediği entegrasyon XE "entegrasyon"  ve eğitim programları ile yaban cılar arasındaki sınıfsal dönüşümü sağlarsa kendi sosyo-eko nomik geleceğine yatırım yapmış olacaktır. Zira gelecekte istih dam etmek için çağırdığı üçüncü ülke vatandaşları ile bir kez daha geçmişin entegrasyon sıkıntılarına girişmesinin anlamı olmayacaktır. Ancak Avrupa’nın geleceğine yatırım anlamına gelen bu önerinin istikrarlı bir şekilde gerçekleşmesi için, hü kümetlerin ve diğer siyasi temsilcilerin elini taşın altına sokarak popülizmden vazgeçmeleri gerekmektedir. Bunun için ise siya silerin Avrupa’nın yaşadığı sosyo-ekonomik yeniden yapılan manın faturasını göçmen XE "göçmen"  ve diğer yabancılardan çıkarmak ye rine faturayı kendileri yüklenmeleri, başka bir deyişle siyasi iradel XE "siyasi irade" erini kararlılıkla ve uzlaşı içinde ortaya koymaları gerek mektedir.

Sonuç olarak, Avrupa’nın yaşadığı sorunları ırkçılık ve ya bancı düşmanlığı retoriklerinin arkasına sığınarak okumaya ça lışması, aslında hem AB düzeyli politika ve düzenlemelerin et kinliğine set çekmekte hem de 50 yılını verdiği bütünleşme projesi kapsamındaki sosyo-ekonomik ve siyasal entegrasyona zarar vermektedir. Bu bölümde, AB’nin ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele alanındaki girişim ve çabalarının ye terlilik ve etkinlik düzeyi analiz edilmeye çalışılmıştır. Bunun da ötesinde AB siyasi ve kurumsal yapılanmasında üzerinde durulan girişimlerin neden uygulamada etkinliğini yitirdiği açıklanmaya çalışılmıştır. Buna göre, AB düzeyli anti-ırkçı XE "anti-ırkçı"  giri şim ve çabaların bir kısmı Birliğin kendi yasal ve kurumsal ya pılanmasından kaynaklanan nedenlere dayanırken, büyük ço ğunluğunun üye devlet politikalarındaki farklılıklardan ve ek­sikliklerden kaynaklandığı görülmektedir. Başka bir deyişle, AB düzeyindeki kararlılık ve politikalar, üye devlet uygulama ları veya uygulamaların üye devletlere farklı yansımaları nede niyle tehlikeye girmekte ya da etkisiz kalmaktadır. Mevcut ulu sal anayasal ve yasal düzenlemelerdeki büyük farklılıkların varlığı ortamında Birlik düzeyinde ilerlemeyi sağlamak çok kolay olmamaktadır. Özellikle de ulusal sağ parti söylemleri nedeniyle toplum temelinde şekillenen dışlamacı algılamalara bağlı olarak öngörülen politikalar etkin bir uygulama alanı bu lamamaktadır. Kısacası, söz konusu sorunların varlığı nede niyle, Birliğin eylemleri sadece çerçevesel düzeyde ve hem de çok kısıtlı bir yapıda kalmaktadır ve kalmaya da devam ede cektir.


[1] “Trends and Developments 1997-2005 – Combating Ethnic and Racial Discrimination and Promoting Equality in the European Union”, European Union Agency for Fundamental Rights (FRA), 2007, p. 9.

[2]    Geddes & Guiraudon, op.cit., p. 346.

[3] “Mainstreaming Non-discrimination in Integration Policies”, EUMC Round Table Conference Report, Helsinki, 4 October 2006, p. 8.

[4]    Geddes & Guiraidon, op. cit., pp. 337-338.

[5]    Deniz Altınbaş, “Avrupa ve Çokkültürlülük: Fransa XE "Fransa"  Örneği”, Stratejik Analiz, Ekim 2006, s. 55-56.

[6]    Geddes & Guiraidon, op. cit., pp. 339-340.

[7]    Ruzza, op.cit., p. 159.

[8]    Rita Süssmuth and Werner Weidenfeld, “The Integration Challenge: Living Together in a Europe of Diversity”, in Rita Süssmuth and Werner Weidenfeld (eds.), Managing Integration: The European Union’s Responsibilities Towards Immigration, Bertelsmann Stiftung: Migration Policy Institute, 2005, p. XIII.

[9]    Ruzza, op. cit., p. 159.

[10] Jef Huysmans, “European Identity and Migration Policies”, in Larks-Erik Cederman (ed.), Constructing Europe’s Identity: The External Dimension, London: Lynne Rienner Publishers, 2001, p. 199.

[11] Süssmuth & Weidenfeld, op. cit., p. XIV.

[12] “Trends and Developments 1997-2005 – Combating Ethnic and Racial Discrimination and Promoting Equality in the European Union”, European Union Agency for Fundamental Rights (FRA), 2007, p. 30.

[13] Mestheneos & Ioannidi, op. cit., p. 317.

[14] European Monitoring Centre on Racism and Xenophobia, “Racism and Xenophobia in the European Union: Facing the Challenge of Non-Discrimination and Integration”, Brussels, 30 August 2006, pp. 3-4.

[15] Doomernik, op. cit., p. 79.

[16] Ruzza, op. cit., pp. 145-155.

[17] Ibid., p. 155.

[18] III. Sütun konularında kurumsal ve yasal çerçevenin detayları için bkz. Steve Peers, EU Justice and Home Affairs Law, New York: Oxford University Press, Second Edition, 2006.

[19] Valsamis Mitsilegas, Jörg Monar and Wyn Rees, The European Union and Internal Security: Guardian of the People?, New York: Palgrave Macmillan, 2003.

[20] ‘Özgürlük, Güvenlik ve Adalet’ alanında öngörülen entegrasyon XE "entegrasyon"  modelinin detayları için bkz. Mehmet Özcan, “Avrupa Anayasası’nın ‘Özgürlük, Güvenlik ve Adalet’ Alanında Getirdiği Değişiklikler”, Polis Bilimleri Dergisi, Cilt 7, Sayı 1, 2005, s. 59-75.

[21] Malcolm Anderson and Joanna Apap, Striking a Balance Between Freedom, Security and Justice in an Enlarged European Union, Centre for European Policy Studies, Brussels, 2002, p. 15.

[22] Ibid., p. 14.

[23] Lizbon Antlaşması ile III. sütun XE "III. sütun"  alana getirilen değişikliklerin ve bu konudaki tartışmaların detayı için bkz. Ester Herlin-Karnell, “The Lisbon Treaty and the Area of Criminal Law and Justice”, European Policy Analysis, April 2008, Issue 3, pp. 1-9. & Tony Bunyan, “EU: Cementing the European State – New Emphasis on Internal Security and Operational Cooperation at EU Level”, Statewatch News Online,

eb/07lisbon-european-state.htm>, (erişim tarihi: 04.09.2008).

[24] Monar, op. cit., p. 12.

[25] Ruzza, op. cit., pp. 146-147.

[26] “Racism and Xenophobia in the European Union: Facing the Challenge of Non-Discrimination and Integration” Presentation to the Socialist Group in the European Parliament, Brussels, 30 August 2006, p. 3.

[27] Monar, op. cit., pp. 17-18.

[28] Seçim sonuçları ile ilgili detaylar için bkz. http://dosyalar.hurriyet.com.tr/

fasizm/ , , ,

w.ntvmsnbc.com/news/429821.asp>,

s/view/31669/danish_liberals_drop_to_second_place>,

beijing.um.dk/en/menu/TheEmbassy/News/GeneralElectionInDenmarkNowember132007.htm>, (erişim tarihleri: 27-29.01.2008). Ayrıca Batı Avrupa ülkelerindeki ırkçı eğilimli aşırı sağ XE "aşırı sağ"  partilerin kuruluş dönemleri ve 1990’lar döneminde aldığı oy oranlarının detayşarı için bkz. Mehmet Taş, Avrupa’da Irkçılık: Göçmenler ve Aşırı Sağ Partiler, Ankara: İmge Kitabevi, 1999.

[29] “Racism and Xenophobia in the European Union: Facing the Challenge of Non-Discrimination and Integration” Presentation to the Socialist Group in the European Parliament, Brussels, 30 August 2006.

[30] Mehmet Özcan, “Yeni Alman Göç Yasası, Türkler ve İnsan Hakları İhlalleri”, USAK Stratejik Gündem, 14.07.2007,

lar.php?id=750&type=2>, (erişim tarihi: 28.01.2008).

[31] “Fransa XE "Fransa" ’da göçmenlerin işi daha zor”, ABHaber, 20.09.2007,

bhaber.com/haber_sayfasi.asp?id=18963>, (erişim tarihi: 20.09.2007).

http://www.usakgundem.com/

Saturday, June 12, 2010

Les enfants d’Al-Khalil, une innocence brisée par les tribunaux de l’occupation israélienne



La fillette Sohad Al-Awiwi a treize ans seulement. Les autorités de l’occupation israélienne l’ont relâchée après cinq heures de détention. Ayant été choquée, elle a perdu connaissance quand ils ont mis la main sur elle. Ils ne l’ont relâchée qu’après avoir signé un document l’engageant à ne pas toucher à la sécurité des colons sionistes.
Contre les enfants
Depuis le début de cette année 2010, plus de 36 enfants ont été l’objet de toutes sortes de torture de la part de l’autorité d’occupation israélienne.
Par ailleurs, l’ordre militaire n° 132 émis du chef de l’armée israélienne, en Cisjordanie, délimite l’âge de l’enfant à celui qui a moins de seize ans. Cela vient à l’encontre du premier article de l’accord sur l’enfant selon lequel l’âge plafond de l’enfant est 18 ans.
Dans la ville d’Al-Khalil, les occupants israéliens mènent une vaste campagne contre les habitants de la ville dont les enfants. Durant le seul mois de février, les forces israéliennes d'occupation ont arrêté plus de 120 Palestiniens. Trente d’entre eux ont été transférés vers les centres d’enquête d’Asqalan et Al-Maskobiya.
Les enfants de l’ancien bourg
Durant les semaines passées, les autorités de l’occupation israélienne ont visé les enfants palestiniens dont ceux de l’ancien bourg. L’enfant Al-Hossein Al-Mohtassib est un exemple bien parlant de la tragédie dans la quelle vivent les enfants de cette ville. Il a été enfermé pour dix-huit jours durant, accusé d’être un danger pour la sécurité de l’occupation israélienne.
L’adolescent Haroun Abou Mirz, 15 ans, habitant de l’ancien bourg, est un autre exemple. Il a été présenté aux tribunaux sionistes d’où il n’a pu sortir que sous une caution de 1500 shekels. En effet, les forces israéliennes d'occupation tentent de laisser les colons s’imposer dans l’ancien bourg et d’y écraser tout aspect arabe.
Les enfants du camp d’Al-Aroub
Le camp de réfugiés d’Al-Aroub et le village de Beit Amer se trouvent au nord de la ville d’Al-Khalil. Depuis le début de l’année 2010, les Israéliens mènent une campagne d’arrestation contre les adolescents dont l’âge se trouve entre les 16 et les 18 ans. Pour un oui ou pour un non, ils sont emmenés dans un centre de détention.
Un bon nombre d’enfants sont même torturés, physiquement comme psychologiquement. Les enfants Adham Ayyoub, 17 ans, Amjad Al-Asïss, Adham Abou Taïma, 14 ans, et Salah Al-Titti, 14 ans, ont été arrêtés de leurs maisons, au camp Al-Aroub, après un raid dans tout le quartier.
La chance des enfants Ibrahim Awad, 17 ans, Mahdi, 16 ans, et Qossay Hassan, 15 ans, n’a pas été meilleure. Ils ont été frappés par les crosses de fusils avant d’être arrêtés.
Plus de 15 élèves de l’école mixte Zata, à l’est de la ville d’Al-Khalil, ont été détenus, après que les maisons de leurs parents avaient été fouillées.
Dans les villages de Saïr et de Yatta, du département d’Al-Khalil, dans le camp Al-Faria et le village de Salwan, dans le département d’Al-Quds, les autorités israéliennes ont arrêté plusieurs enfants dont Mohammed Syam, Mohammed Oda, Mohammed Zaytoun, Mohammed Al-Abbasi. Ces enfants ne sont âgés qu’entre 11 et 13 ans, disent des sources bien informés. Elles ajoutent que ces enfants ont été l’objet de frappes et de positions intenables.
Des balles réelles
Cette année 2010, les soldats israéliens ont utilisé des balles en caoutchouc contre les enfants palestiniens, et même des balles réelles. L’adolescent Majed Jradat, 16 ans, du village de Saïr, a atteint été par une balle en caoutchouc à la main et au ventre, une balle tirée par les soldats d’occupation israélienne, d’un point militaire.
Par ailleurs, une force israélienne a agressé l’adolescent Abou Arqoub, 16 ans, du village de Dora. Et les adolescents Ahmed Moslih, 17 ans, et Bahaa Alami, 15 ans, ont été blessés par des balles en caoutchouc, lorsque les soldats israéliens ont attaqué des enfants du village de Safa, au nord de la ville d’Al-Khalil. Et lors d’une attaque de soldats de l’occupation israélienne dans le même village, l’adolescent Hocham Khalil, 5 ans, a été asphyxié.

Source: http://alqods-palestine.blogspot.com/

Commercial sexual exploitation of children and youth



There is much that physicians can do to help prevent and treat health problems that result from the commercial sexual exploitation of children and youth.

ABSTRACT: The commercial sexual exploitation of children is an extensive problem in BC and Canada, where 10% to 12% of individuals involved in prostitution are younger than 18 years of age. Commercial sexual exploitation includes prostitution, child pornography, trafficking for sexual purposes, child sex tourism, and early marriage. Children at risk include those whose families suffer from mental illness, domestic violence, drug and alcohol abuse, or sexual, emotional, and physical abuse. Aboriginal children are disproportionately represented in the sex trade. Recruitment into the sex trade is gradual and well organized, playing on children’s insecurities or weaknesses. Prevention strategies include educating children, families, teachers, and health care providers about sexual exploitation, as well as early warning signs that a child is being lured into the sex trade.

Commercial sexual exploitation of children is defined by the World Congress against Commercial Exploitation of Children as “a fundamental violation of children’s rights. It comprises sexual abuse by the adult and remuneration in cash or kind to the child or a third person or persons. The child is treated as a sexual object and as a commercial object. The commercial sexual exploitation of children constitutes a form of coercion and violence against children, and amounts to forced labour and a contemporary form of slavery.”[1] The term “child” is defined by the United Nations Convention on the Rights of the Child as a “human being below the age of 18 years unless under the law applicable to the child, majority is attained earlier.”[2]

Sexual exploitation takes three primary forms: prostitution, child pornography, and trafficking for sexual purposes. Other forms include child sex tourism and early marriage.[1] Nobody really knows how many children are victims of commercial sexual exploitation, but a British Columbia report on prostitution and sexual exploitation of youth states “provincial and municipal governments are becoming increasingly alarmed at the current high levels of sexual exploitation of children and youth.”[3] The organization End Child Prostitution, Child Pornography and Trafficking of Children (ECPAT) International confirms this, stating, “The child sex trade is growing in Canada and especially in cities like Toronto, Vancouver, and Montreal. A report by the Canadian Council on social development claims that ‘Canada has become a world trade destination for people seeking children through the sex trade.’ The increase in child prostitution is connected to the rising number of homeless Canadian children who live on the streets.”[4]

Why children are exploited
There are a number of predisposing factors related to society, families, and individuals that contribute to children being recruited into the sex trade.

Some of the predisposing societal factors are:

• The feminization of poverty and gender inequality.
• High youth unemployment.
• Racism and discrimination aimed at aboriginal youth.
• Economic or social marginalization.
• Consumerism.
• Organized crime networks.
• Computer use and related technological advances.[3]

Some of the predisposing family factors are:

• Intergenerational mental illness; domestic violence; drug and alcohol abuse; sexual, emotional, and physical abuse.
• Attachment disorders.
• Poor parenting.
• Inadequate supervision, affection, and attention.
• Single-parent family status.[3]

Some of the predisposing individual factors are:

• Early life traumas caused by emotional, sexual, or physical abuse, or by neglect and deprivation.
• Homelessness as a result of running away.
• Learning disabilities and neurological disorders such as fetal alcohol effects.
• Lack of schooling.
• Being gay, lesbian, bisexual, or transgendered.[3]

Characteristics of children in the sex trade
When children run away from home and end up living on the streets they often become involved in the sex trade to survive. Most children who run away from home have no money or resources and are therefore vulnerable to victimization and exploitation.

Yates and colleagues reported youth involved in the sex trade were five times more likely to identify themselves as GLBT (gay, lesbian, bisexual, or transgendered). The abuse suffered by many GLBT youth at home and school frequently causes them to feel isolated and alienated, which in turn leads to running away behaviors.[5]

Children involved in the sex trade experience a high incidence of violence, usually perpetrated against them by johns and pimps. There are significant risks to the physical and mental health of sexually exploited children, including depression, eating disorders, post-traumatic stress, anxiety disorders, dissociation, homicide, and suicide. There is also a high incidence of substance abuse among exploited children.[3]

Exploited children commonly acquire STDs such as HIV, hepatitis B or C, syphilis, chlamydia, and gonorrhea.

Approximately 50% to 80% of the child sex trade in BC is carried on in massage parlors, karaoke bars, and “trick pads”; only 20% to 50% of the trade is visible aboveground with children being openly solicited on the streets. In smaller BC communities, the sexual exploitation of children is even less visible. It occurs in private homes, back alleys, and parks, at public docks and truck stops, and on fishing boats.[3]

Pimp-related recruitment of children into the sex trade is frequent. District subcultures have emerged in the urban areas of Burnaby, Surrey, and Vancouver. Aboriginal, Vietnamese, and Sikh girls are extensively trafficked on well-used circuits. Two such circuits are Vancouver/Calgary/Edmonton/Seattle/Hawaii, and Vancouver/Las Vegas/Hong Kong/Japan.[3,6]

Aboriginal children and youth
Intergenerational social issues have contributed to high numbers of First Nations children being sexually exploited. The residential school policy of the past created a toxic environment where all forms of abuse were common. Children subjected to these dehumanizing institutions frequently passed on the abuse and negative parenting of their own experience to future generations, thus perpetuating the problems. In Canada, aboriginal youth make up 3% to 5% of the general population. In certain areas of BC, aboriginal youth make up the majority of children working in the sex trade. Estimates of the number of aboriginal sexually exploited youth in BC range from 14% to 60%, depending on the community consulted. Some aboriginal youth are attracted to cities as an escape from severe family dysfunction. However, the reality of living in a city isolated from loved ones and prey to culture shock, poverty, high unemployment, homelessness, substance abuse, and racism leaves many open to sexual exploitation.[3]

Recruitment

Recruitment into the sex trade is well organized. Common pick-up places are food fairs in malls, fast-food restaurants, bus stops, train stations, community recreational centres, youth containment centres, youth shelters, youth detox centres, schools, and group homes. A typical recruitment scenario involves an older girl befriending a younger girl in school. Unpopular girls with low self-esteem are usually targeted. The older girl seduces the younger with friendship, gifts, clothes, and compliments. The targeted child is then introduced to a pimp, who continues the seduction. Through parties and offers of “free” cigarettes, drugs, and alcohol, he usually gets her hooked on drugs. In the beginning, she feels connected and important, excited by and attracted to a lifestyle of easy money and unlimited supplies of nicotine, drugs, and alcohol. She feels a sense of belonging within the street culture.

The child is then asked to “help,” perhaps by being a “spotter”—keeping track of the licence plate numbers of the johns or counting the tricks other girls are turning. Once the child is truly hooked, she will be asked to repay the monies invested in her recruitment by selling herself for sex.[3]

Later, as children get trapped in their addictions and become dependent on their drug suppliers (usually their pimps), they live from day to day in constant fear of violence. To bury the pain inherent in their lives, they can sink into a living hell. In a study of 60 sex trade workers in Vancouver’s Downtown Eastside, 75% had experienced violence in the preceding 6 months.[3,7]

Leaving the sex trade is rarely an option. Children being commercially sexually exploited soon lose hope in a future for themselves. Once involved in the sex trade, children are kept isolated from their loved ones by their pimps and by their own sense of internalized shame. Such children can also be shunned by government and community programs because they are seen as a “bad influence” on other kids.[3]

Child pornography

The new world of technology—digital cameras, camcorders, high-speed Internet access, computers with vast stores of memory—allows pedophiles unfettered access to millions of child porn images. Graphics software gives users the opportunity to “morph” an almost infinite number of child porn pictures. In Canada, morphed child porn images are not illegal, whereas in the United Kingdom they are. In cyberspace there are also some partially hidden systems almost totally dedicated to child porn. These are called “ISQ” and “MIRC.” They are relatively easy to access from the Internet if you know about them.[4]

The most obvious use of child porn is as an aid to sexual arousal and gratification through masturbation. It is also used to make deviant sexual behaviors seem normal and to help seduce children by lowering their inhibitions or by blackmailing them. There appears to be a clear linkage between child pornography and child sexual abuse.[4]

Pedophiles also have private clubs on the Internet. One such was the Wonderland Club. Membership was restricted to persons who paid US$100 a month after submitting 10000 new child porn images to the club’s library of child porn. Paid-up members then had full access to the club’s computer library, which contained more than 1 million child porn images.[4]

Chat rooms for children have become places where pedophiles masquerading as children lure youth into meeting with them. And if a child has a camera attached to his or her computer, a pedophile can switch the camera on remotely without the child knowing. The pedophile can then see everything going on in front of that camera, a serious security risk for both child and family.

Preventing child sexual exploitation

A multidisciplinary approach is needed to tackle this complex societal problem. At present, the main initiatives to prevent the sexual exploitation of children in BC are:

• The provincial prostitution unit.
• The Assistant Deputy Ministers’ Committee on Prostitution and Sexual Exploitation of Youth.
• Community action teams.
• Reconnect Youth Services.
• Public health initiatives such as STD clinics, needle-exchange programs, and youth drug and alcohol rehab programs.
• Safe houses for street youth.

From a primary prevention perspective, it is critical for health care professionals to know what is going on in the sex trade in Canada. Health care providers in this province might begin by reading “Sexual Exploitation of Youth in British Columbia.” This extensively researched document can be downloaded free of charge and provides essential information.[3]

Children then need to be educated about sexual exploitation. This could be done through the family life program in schools. A further prevention strategy could involve teaching children about healthy sexuality. All children and youth, regardless of their sexual orientation, need to grow up in a society where they are loved and respected for who they are, and where the healthy expression of their sexuality is celebrated.

From a secondary prevention perspective, we need to educate parents, teachers, and health care providers about identifying warning signs when a child is being lured into the sex trade. Such warning signs include:

• Having unexplained money, new and expensive clothes, or drug-use objects.
• Having unexplained business cards and receipts.
• Going out with a change of clothes.

Health care professionals also need to recognize signs of sexual addiction within our society. We need to develop resources to treat sex addicts, similar to the resources we have to treat alcohol and drug addicts. Researchers estimate that sexual addiction affects 8% of males and 3% of females in our society. Many children are sexually exploited by sex addicts.[8]

One researcher suggests that girls who have been sexually abused when young can develop a victim-based identity tied primarily to their sexuality. Their “victim identity” conditions them to subordinate roles later on. Programs designed to improve the self-esteem of victimized women are important in preventing sexual exploitation. However, once substance abuse has become established, then secondary and tertiary prevention programs become necessary, with a need for drug and alcohol awareness programs and youth-orientated detox centres.

Conclusion
The serious health issue of child and youth sexual exploitation goes largely unacknowledged by the medical community, perhaps because the research literature on this important topic is predominantly qualitative rather than quantitative, sociological rather than medical. Physicians must learn to value this multidisciplinary qualitative approach to research if they are to be successful in preventing and treating the health problems that result from the commercial sexual exploitation of children and youth.

Competing interests
None declared.

References
1. Declaration and Agenda for Action of the First World Congress against Commercial Sexual Exploitation of Children. Stockholm: UNICEF, 1996.
2. Convention on the Rights of the Child. Geneva: Office of the High Commissioner for Human Rights, 1989. Full Text
3. Assistant Deputy Ministers’ Committee on Prostitution and the Sexual Exploitation of Youth. Sexual exploitation of youth in British Columbia. Victoria: Queen’s Printers, 2001. www.mcf.gov.bc.ca/publications/youth/sex_exploit.pdf (accessed 17 February 2004).
4. ECPAT International: Beyond Borders—Ensuring Global Justice for Children. Facts and Figures Country Profile “Canada.” www.ecpat.net/eng (accessed 17 February 2004).
5. Yates G, MacKenzie R, Pennbridge J, et al. A risk profile comparison of homeless youth involved in prostitution and homeless youth not involved. J Adolesc Health 1991;12:545-548. PubMed Abstract
6. Report of the City of Burnaby’s Task Force on the Sexual Exploitation and Prostitution of Children and Youth. City of Burnaby, 1998.http://burnaby.ihostz.com (go to Reports, Committee Reports, 1998, 1998 June 22; accessed 2 March 2004).
7. Lowman J, Fraser L. Violence against persons who prostitute: The experience in British Columbia. Research, Statistics and Evaluation Directorate, Department of Justice Canada, 1995. Full Text
8. Carnes P. Don’t Call It Love: Recovery from Sexual Addiction. New York: Bantam Books, 1991.
9. Edney R. The relationship between sexual abuse and juvenile prostitution in females. Doctoral thesis. University of British Columbia, 1998.

Source: http://www.bcmj.org/